Kırmızı Kraliçe Etkisi | Dışımızdaki Dünya Bizden Daha Hızlı Değişiyorsa, Sonumuz Yakın Demektir

Adını İngiliz yazar Lewis Carroll’ın en ünlü eseri olan Alice Harikalar Diyarında’dan alan Kırmızı Kraliçe Etkisi, mevcut konumumuzu korumak için olabildiğince hızlı koşmamızı, eğer ki mevcut konumumuzu daha iyi bir noktaya götürmek istiyorsak hızımızı en az 2 kat daha arttırmamızı bize söyleyen bir modern bilgelik kavramıdır.

“Alice Harikalar Diyarında” eserinde Alice, Kırmızı Kraliçe’nin peşinden koşmaya başlar ancak her ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, oldukları yerden ileri gidemezler. Bunun üzerine Alice sorar: “Bunca zamandır koşuyoruz neden hala aynı ağacın altındayız? Sanki her şey bizimle beraber hareket ediyor.” Kraliçe cevaplar: “Elbette. Başka ne bekliyordun? Sadece bulunduğun yeri koruyabilmen için olabildiğince hızlı koşman gerekiyor. Eğer ki başka bir yere gitmek istiyorsan hızını en az iki misli arttırmalısın.”

Sadece edebiyat değil aynı zamanda biyoloji dünyasında da büyük bir etkiye sahip olan bu metafor, ilk olarak 1973 yılında Amerikalı biyolog Leigh Van Valen tarafından kullanılmıştır. Bu kavramı biyoloji dünyasından bir örnekle açıklamak gerekirse; bir ormandaki ağaçları hayal edin. Ağaçlar güneş ışığına ulaşmak için birbirleri ile yarış içerisindedirler. Ağaçlardan biri diğerlerine göre daha fazla uzadığında, diğer ağaçlar da gölgede kalmamak için daha fazla uzayacaktır. Ve bu durum bu şekilde devam edecektir. Dolayısıyla, ağaçlar kendi içlerindeki rekabetten dolayı sürekli enerji harcamak zorunda kalsalar da günün sonunda aldıkları güneş ışığı miktarı değişmeyecektir. Tabi, mevcut konumunu korumak için enerji harcayıp uzamayan ağaçlar da diğerlerine oranla daha erken bir sürede ölmeye başlayacaktır.

Benzer bir örneği, çitalar ve zebralar üzerinden verebiliriz. Çitalar, zebraları kolay bir şekilde avlamak için daha hızlı koşmaya başlarken, zebralar av olmamak için daha hızlı koşmaya başlayacaktır. Sonuç olarak her iki hayvan da daha hızlı koşmaya evrilmiş olduklarından dolayı bir süre sonra avlanma oranında bir değişiklik olmayacaktır. Yani daha hızlı koşmaya evrilmek için enerji harcamış olsalar dahi avlanma oranı yeniden dengelenecektir. Bu süre zarfında enerji harcamayıp evrilmeyen çitalar açlıktan ölümle karşı karşıya gelirken, yine enerji harcamayıp evrilmeyen zebraların daha kolay av oldukları için ölümle karşı karşıya geldiklerini söyleyebiliriz.

Bu örneklerden yola çıktığımızda hayatımızın birçok alanında aldığımız kararların ve aksiyonların da Kırmızı Kraliçe Etkisi’ne göre şekillendiğini söyleyebiliriz. Örneğin; sadece fiyat üzerinden farklılaşan bir giyim mağazası açtıysanız, kısa bir süre içerisinde para kazanamamaya başlarsınız. Çünkü rekabetten dolayı her zaman daha düşük fiyata ürün satan firmalar olacaktır. Bu durumu Amerikalı yatırımcı Warren Buffett şöyle dile getiriyor:

“Tekstil sektöründe teknolojiden yararlanarak maliyetleri düşürebilir ve daha ucuza mal satabilirsiniz. Ancak aynısını rakipleriniz de kolayca yapabilir. Dolayısıyla, yakında herkes eskisinden daha az para kazanacak.”

Özetlemek gerekirse, Kırmızı Kraliçe Etkisi, sürekli bir değişim ve rekabet barındıran bu dünyada, doğru kararlar alarak sahip olduğumuz hayat kalitesini sürdürebilmek için yüksek bir enerji, bu hayat kalitesini arttırabilmek içinse çok daha yüksek bir enerji harcamamız gerektiğini vurguluyor. Tabi bunları yaparken dikkat etmemiz gereken noktalar:

  • Sürekli bir değişim ve gelişim süreci içerisinde olmamız şart. Yani, hayatımızı “Beta” aşamasında gibi değerlendirip her fırsatta sürekli değişime ve gelişime açık olmalıyız.
  • Enerjimizi doğru kullanmak için her şeye değil, tutkularımız olan şeylere veya getirisi büyük olan şeylere enerjimizi harcamalıyız.
  • Rekabet içerisinde rakiplerimizin de en az bizim kadar akıllı olduğunu unutmamalıyız. Dolayısıyla, bizi farklılaştıran şeyleri keşfetmeliyiz. Eğer kendimizden bahsediyorsak, kendimizi tanımalıyız. Eğer bir işletme veya projeden bahsediyorsak, o işletme ve projenin farklılaştıran tüm özelliklerini iyi tanımlamalıyız.
  • Mükemmel rekabet kaybedenler içindir. Dolayısıyla, kendimizi rekabete kaptırmaksızın derin bir nefes alıp, olup biten şeyleri geniş bir pencereden tüm çıplaklığıyla görmeli ve buna göre doğru adımları atmalıyız.
  • Oyun teorisi mantığında ilerleyip rakiplerimizle iletişimde olmalı ve kazan-kazan formülünü uygulamalıyız.

“Dışımızdaki dünya bizden daha hızlı değişiyorsa, sonumuz yakın demektir.” Jack Welch

Sağlıklı beyin için öneriler;

Beyin sağlığını korumak için ne yapılmalı? Beyin Sağlığı Derneği (BEYİNDER) Dünya Beyin Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada sağlıklı beyin için 11 öneride bulundu.

1. BEYNİNİZİ SEVİN

Muhtemelen hiç birimiz gün içerisinde beynimiz ile ilgili bir şey düşünmüyoruz, bunun sebebi çok açık çünkü onu gözümüz ile göremiyoruz… Mesela kilo almaya başladığımızı aynaya baktığımızda anlayabiliyorken veya yüzümüzde kırışıklıkları gözle görebiliyor ve hemen bir çözüm arayabiliyorken konu beynimize geldiğinde sorunu gözle göremediğimizden fark etmemiz çok daha uzun zaman alabiliyor.
İşte bu noktada beynimizle daha fazla alakadar olmak hatta bir anlamda onu sevmek ve özen göstermek kurtarıcı nitelikte olacaktır.

2. BEYİN DEPOLARINIZI GÜÇLENDİRİN

Hiç çevrenizdeki insanların aynı olaylara farklı tepkiler verdiklerini fark ettiniz mi? Mesela bir arkadaşınız ebeveynlerinden birini kaybettiğinde depresyona girip evden aylarca çıkamıyorken bir diğeri ne kadar üzülse de hayatına hızlıca devam edebiliyor. Ya da çok küçük bir kafa yaralanması bazı insanların hafızasını etkilerken bazılarının üzerinde hiçbir etki bırakmayabiliyor. Örneğin bazı insanlar işten çıkarılmak, boşanmak gibi olaylar yaşadığında yıkılırken kimisi hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyor. Bunun nedenini durup düşündüğümüzde dışarıdan bakarak bir cevap veremeyebiliriz.

Beyini incelendiğimizde beyin rezervleri kavramı karşımıza çıkıyor. Beyin rezervleri beynimizin karşımıza çıkan beklenmedik stres yüklü olaylarla başa çıkabilmek için güç aldığı yerdir. Bu sebeple beyin rezervlerimiz ne kadar güçlü ise karşımıza çıkan sorunlara karşı biz de o kadar güçlüyüz diyebiliyoruz. Aynı mantıkla beyin rezervlerimiz ne kadar güçsüzse biz de hayata karşı o kadar savunmasızız demektir.

Beyin rezervleri aslında birçok farklı şeyden etkilenebiliyor, örneğin 10 yaşında yataktan düşüp başınızı çarptıysanız veya ebeveynlerin baskısı ile sürekli stres altında yetiştirildiyseniz ya da genç yaşta çok fazla alkol tükettiyseniz beyin rezervleriniz günden güne azalır. Tam tersine herhangi bir kafa travması yaşamadıysanız, ilgili ve sevgi dolu ebeveynler tarafından yetiştirildiyseniz, sağlıklı beslendiyseniz ve alkol kullanımınızı kısıtladıysanız beyin rezervleriniz günden güne artacaktır.

Burada en önemli nokta beyin rezervlerinizi güçlendirmek için hiçbir zaman geç kalmış sayılmayışınız. Kaç yaşında olursanız olun, beyin rezervlerinizi güçlendirmek için harekete geçebilirsiniz.

3. BEYNİNİZİ KORUYUN

Beynimiz oldukça yumuşak bir yapıya sahipken kafatasımız bir o kadar sert yapıdadır.  Beyin sarsıntıları ve hatta en ufak kafa travmaları bile hayatınızı mahvedebilir. Bu nedenle beyninizi darbelere karşı korumak adına elinizden geleni yapmalısınız, emniyet kemerinizi mutlaka takmalı ve mümkün olduğunca temas sporlarından uzak durarak spor yaparken gerekli tüm önlemleri almalısınız.

4. BEYNİNİZİ ZEHİRLEMEYİN

Vücudunuza toksin yüklü ürünleri almaktan kaçının. Bu ürünler beyninizde toksin birikmesine sebep olabilir. Sigara ve alkol gibi beyinde uyuşturucu etki oluşturan ürünleri tüketmekten kaçının. Aşırı kafein tüketimi, kimyasal içerikli temizlik ürünlerinin kullanımı, kimyasal içerikli kişisel bakım ürünlerinin kullanımı ve aşırı ilaç tüketimi gibi çeşitli durumlar da beyinde toksin birikimine sebep olabilir.

5. HAFIZANIZI KORUYUN

Genç yaşta oluşan hafıza problemlerini ciddiye almak önemli, bunu yaşlanmanın bir evresi olarak değerlendirmek büyük bir hata olacaktır. Hafızanızı olabilecek en yüksek kapasitede ve güçte tutmak hayati önem taşıyor. Hafızanızı güçlü tutmak için yapabileceğiniz en önemli şeylerden biri egzersiz çünkü fiziksel aktivite kan akışınızı hızlandırır ve bu durum Alzheimer, demans gibi hafıza problemleri olan insanların tetkiklerinde bakılan ilk şeydir.  Eğer unutkanlık problemleriniz varsa ve tetkiklerde düşük kan akışı görülüyorsa bu Alzheimer’ın habercisi olabilir. Hafızanızı korumak için ayrıca bazı destek vitaminlerinden de faydalanabilirsiniz, hangi vitamini nasıl kullanacağınızı mutlaka bir doktora danışmalısınız.

6. İYİ UYUYUN

Son dönemde uykusuzluk rahatsızlığı giderek yayılan ve çözümü de giderek zorlaşan bir hastalık haline gelmeye başladı. Uykusuzluk günlük yaşantıda hafıza problemlerine, ruh hali bozukluklarına ve konsantrasyon güçlüğüne sebep olabiliyor. Aslında uykusuzluğu yenmenin en doğru ve doğal yolu asıl sebebi tespit etmekten geçiyor diyebiliriz. Mesela eğer gün içerisinde aldığınız fazla miktarlardaki kafein uykusuzluğunuza sebep oluyorsa bunu tespit ettiğinizde çözüm çok kolay olacaktır. Ayrıca ilaç kullanmak yerine melatonin ve magnezyum gibi destek vitaminleri almak da uykusuzluğunuzu giderebilir.

7. SAĞLIKLI BESLENİN

Beynimizin yakıtı vücudumuza aldığımız besinlerdir. İşte tam da bu sebeple sağlıklı beslenmek sağlıklı bir beyin ile eşleştiriliyor. Ne yiyeceğinize dikkat ederek ve basit karbonhidratlardan mümkün olduğunca uzak durarak oluşturacağınız bir beslenme düzeni sağlıklı bir beyine kavuşmak için atacağınız en önemli adımlardan biri olacaktır. Bol protein, düşük glisemik indeksli besinler, yüksek lif içerikli karbonhidratlar, sebze, meyve ve sağlıklı yağlarca zengin bir yeme düzeni oluşturmak ve tuz ve şekerden uzak durmak en doğru tercih olacaktır.

8. EGZERSİZ YAPIN

Egzersiz, kan akışını düzenlediğinden ve hücrelerin sürekli olarak yenilenmesini sağladığından gençlik kaynağı olarak düşünülebilir. Bu kan akışı aynı zamanda öğrenme yeteneğini ve hafızayı güçlendirir ve yeni beyin hücrelerinin oluşumunu hızlandırır. Yapılan araştırmalar, egzersiz yapmanın ruh halini iyileştirdiğini, anksiyete ataklarını önlediğini ve hafıza rezervlerini güçlendirdiğini gösteriyor. Haftada 5 kez ve 35-40 dk süren egzersizler bahsettiğimiz bütün bu olumlu etkilerin oluşması için yeterli olacaktır. En basit ve en etkili egzersizlerden biri ise tempolu yürüyüştür diyebiliriz.

9. BEYİN JİMNASTİĞİ YAPIN

Konu beyin sağlığımız olunca beyin jimnastiği de en az fiziksel egzersiz kadar gerekli ve önemlidir. Yeni bir şeyler öğrendiğinizde beyniniz de yeni hücrelerin oluşumunu sağlar ve oluşan bu hücreler diğer hücreler ile bağlantı kurarak beyninizin bir parçası haline gelirler. Bu etkiyi sağlayabilmek için denenebilecek en etkili şeylerden biri yeni bir dans türü öğrenmek olacaktır çünkü içerisinde hem öğrenme yeteneğini, hem koordinasyonu, hem müziği, hem de fiziksel egzersizi barındıran bir beyin jimnastiği olmuş olacaktır. Dans haricinde, bulmaca çözmek, bir enstrüman çalmayı öğrenmek veya yeni bir dil öğrenmeye çalışmak da etkili beyin jimnastiği yöntemlerindendir. Burada anahtar beynimizde egzersiz etkisi oluşturacak devamlı bir uğraş bulmak olacaktır.

10. HAYATINIZDAKİ GÜZEL ŞEYLERE ODAKLANIN  

Yapılan bir çalışmada katılımcıların iki ayrı beyin tomogrofisi çekilmiş, ilkinde katılımcılara sevdiği şeyleri düşünmeleri, odaklanmaları söylenmiş, ikincide ise tam tersi nefret ettiği şeyleri düşünüp odaklanmaları söylenmiş. Sonuçlar geldiğinde İki tomografinin birbirinden inanılmaz derecede farklı olduğu görülmüş. Pozitif güzel şeylere odaklandıklarında hastaların sonuçlarında herhangi bir problem görülmüyorken negatif şeylere odaklandıklarında beynin yaratıcılık, öğrenme ve hayal etme gibi bölgelerde sıkıntılar gözlenmiş. Bu durum bizlere olumlu düşüncelerin beynimize ve devamında tüm vücudumuza iyi geldiğini gösteriyor.  Buna örnek olarak meditasyon ve yogayı söyleyebiliriz.

11. İNSANLARI SEVİN

Ailenizle ve arkadaşlarınızla vakit geçirmeniz sandığınızdan çok daha fazla etkili bir sosyal aktivite. Sosyal aktivite insanın olmazsa olmazlarından fakat bu durum bazı insanlarda ters etki oluşturabiliyor mesela sevmediğiniz, hoşlanmadığınız birinin yanında bulunmak onunla vakit geçirmek stres olmanıza sebep olabilir. Öncelikle hayatınıza pozitif bakmayı öğrenmeniz ve etrafınızdaki tüm negatif insanlardan uzaklaşmaya gayret edin. Çünkü çevrenizdeki insanlar sadece var olmaları ile bile size huzur değil stres veriyorsa bir yerlerde yanlış bir şeyler var demektir. Eğer bu negatif insanlardan uzaklaşırsanız gelişiminize katkı sağlayan, sizi seven, destekleyen ve size huzur veren insanlara odaklanabilir ve mutlu olabilirsiniz. Eğer çevrenizdeki insanların hayatınıza nasıl neşe kattığına, sizi nasıl mutlu ettiklerine ve sizin onlarla beraber olmaktan nasıl keyif aldığınıza odaklanır ve tüm dikkatinizi verirseniz oluşacak bu pozitif etkinin beyninizi nasıl etkilediğini ve nasıl gelişmeler kaydettiğinizi göreceksiniz.

Beyin sağlığını korumak için kaçınılması gerekenler ise şöyle sıralandı:

1-YANLIŞ ALIŞKANLIKLAR

Karbonhidrat, şeker, yağ ve hazır gıdalardan zengin, B1, B6, B12, D, folik asit gibi vitaminler veya demirden eksik beslenmek, egzersiz yapmamak, alkol-sigara kullanmak gibi hatalı alışkanlıklar beyinde zamanla hasara yol açıp erken yaşlanmasına neden olur.

2-KRONİK HASTALIKLAR

Kolesterol yüksekliği, kalp ritim ve kapak bozuklukları, yüksek kan basıncı (hipertansiyon) ve diyabet beyni yoran önemli hastalıklar arasında yer alır. İyi kontrol edilemeyen şeker ve kan basıncı düzeyleri, kalp ritmini etkileyen durumlar ve damar sertliğine (ateroskleroz) neden olabilen kolesterol yükseklikleri, beynin kanlanmasını bozarak yavaş veya ani gelişen beyin hasarına yol açabilir.

3-OBEZİTE

Araştırmacılar, obez kişilerin beyninin anatomik olarak 10 yıl daha yaşlı göründüğünü buldu. Ayrıca, aşırı kilolularda normal kilolulara göre beyin dejenerasyonu çok daha fazladır. Bu da beyin dokusu kaybı, beynin işlevlerini görememesine neden olur.

4-STRES

Beyne stresten daha fazla zarar veren başka bir faktör yoktur. Stres bütün beyin işlevlerinde körelmeye neden olur ve beyni küçültür. Aynı zamanda kan beyin bariyerini aşındırarak, beyni enfeksiyonlara karşı savunmasız bırakır.

5-UYKUSUZLUK

Bilimsel araştırmalara göre uykusuzluk da beyni yaşlandıran en önemli etkenlerden biridir. Uyku, beyindeki hücreler arasında yeni bağlantılar kurulması, beynin kendini tamir etmesi, vücuttaki kronik stres cevabının frenlenmesi, öğrenilen bilgilerin kalıcı olarak depolanması için şart.

6-COVID-19

Araştırmalara göre Covid-19 enfeksiyonu düzeldikten aylar sonra dahi devam edebilen dikkat, bellek ve odaklanma bozukluğu tarzında bir çeşit ‘zihin bulanıklığı’na yol açmaktadır. Bu durum Covid-19’un beyni yaşlandırabileceği anlamına gelebilir. Dolayısıyla pandemi tedbirlerine dikkat etmek beyin sağlığı için de çok önemlidir.

Odaklanmakta Zorlananlara 7 Öneri

Bizi günlük işlerimizden uzaklaştıran odaklanamama sorununa karşı yedi pratik öneri.

Odaklanamamak, özellikle de evde kaldığımız ve evden çalıştığımız bu dönemde çoğumuzun yaşadığı bir sorun. Gün içinde yapmak üzere planladığımız işlerimizin kaçını gerçekten yapabiliyor, ardından kendi istediğimiz ve sevdiğimiz şeylere vakit ayırabiliyoruz?

Eğer siz de bu durumdan şikayetçiyseniz, dikkatinizi toplayarak zamanı daha verimli kullanabilmek için uygulayabileceğiniz bu yedi pratik adımla bunun önüne geçmeniz mümkün.

Önceliklerinizi belirleyin

Yapmak istediğimiz ya da yapmanız gereken çok şey var, ancak zaman sınırlı. Zihnimizde aynı anda pek çok konu varken tek bir konuya odaklanmak kolay olmuyor. Öncelikle yapmak istediklerinizi bir liste haline getirin. Daha sonra bu listeden 5 maddeyi seçin ve aralarında sıralama yapın. Bu şekilde kendinize bir yol haritası çıkartmış olacaksınız. Ancak bir madde bitmeden diğerine geçmemek adına bu plana sadık kaldığınızdan emin olmalısınız.

Nefesinizi kontrol edin

Nefes alıp vermek hayati bir fonksiyon. Gün içinde nasıl nefes alıp vermemiz gerektiğini unutuyoruz. Heyecan, stres, beslenme, iş yoğunluğu gibi her şey nefesimizi etkiliyor. Odaklanmak istediğimiz konuyu önümüze geldiğinde nefes alıp vermemizi kontrol etmeliyiz. Hatta daha işe başlamadan önce burundan nefes alıp vermeye çalışın. Sayarak nefes alın ve aynı sayıda da nefesinizi verin. Bu şekilde sakinlik ve dinginlik kazanarak konsantrasyon sağlamanız daha kolay olacaktır.

Tek bir işi yapın

Okurken ders çalışırım, televizyon seyrederken arkadaşlarımın mesajlarını okurum, kitap okurken televizyon açık olabilir diye düşünen çok insan var, ama bu şekilde yapılan hiçbir işte etkinlikten söz etmek mümkün olmuyor.Bu nedenle seçtiğiniz iş o anda yaptığınız tek iş olmalı.

Olumsuz bilgileri temizleyin

Yapmanız gereken işle ilgili zihninizi temiz tutmak adına, bitirmek veya yapmak istediğiniz, işlere başlamadan önce aklınızdaki tüm olumsuz bilgilerden arının. Sadece amacınıza odaklanın ve olumsuz kalıplarınızı bir kenara bırakmaya çalışın. Zihniniz siz ne düşünüyorsanız onu büyütür, bu yüzden de odaklanmak için seçtiğiniz konu öncesinde zihninizi berraklaştırmalısınız.

Çevrenizi düzenleyin

Zihin temizliği kadar sıra çevre temizliği de odaklanma konusunda büyük önem taşıyor. Çalışma ortamınızı kendi zevkinize ve kullanımınıza göre düzenleyin. Işık, bilgisayar ve kullanacağınız diğer ekipmanları yerleştirin ve bu düzeni devam ettirin. Görme alanınızda sizi rahat ettiren ve motive eden eşyalara yer verin.

Hafif ve sağlıklı beslenin

Zihnimizin beslenmemizden ne kadar etkilendiğini artık hepimiz biliyoruz. Hafif ve sağlıklı yiyecekler tercih edin. Öğün atlamadan, aç kalmadan zihninizi berrak tutacak besinler tüketmelisiniz. Bol su içmeye özen gösterin. Sizi rahatlatan bitki çaylarından destek alın.

Çalışma sürenizi önceden belirleyin

Seçtiğiniz konu üzerinde çalışacağınız verimli zamanı en sağlıklı olarak siz belirleyebilirsiniz. Konu üzerinde çalışmaya başlamadan önce ne kadar süre boyunca konsantre olabileceğinizi ve bu konu üzerinde çalışabileceğinizi belirleyin. Çalışacağınız bu süre içinde kendinize dinlenmek için vereceğiniz mola süresini ayarlamayı da unutmayın.

Omurga sağlığını olumsuz etkileyen duruş bozukluklarını nasıl engelleyebilirsiniz?

Evde kalma sürelerinin uzaması ve uzaktan çalışmanın yaygınlaşması, omurga sağlığını tehdit ederken duruş bozukluklarının da artmasına neden oluyor. Bu süreçte omurgamızı ve duruşumuzu olumsuz etkileyen, farkında olmadan yaptığımız bazı hatalı davranışlar ileride yaşam kalitemizi de etkileyebilir.

Bu yanlışlardan kaçınmak ve omurga sağlığınızı korumak için, bu 10 uyarıya mutlaka dikkat etmelisiniz.

Oturma Sürenizi 45 Dakikayla Sınırlandırın

Sürekli oturarak çalışmak, yerçekimine direnen kasların yüklenme biçimlerini değiştirdiğinden güç azalmasına yol açabilir. Aynı şekilde masa başında uzun süre geçirenlerde bacak arka kasları kısalır ve kas gerilmelerinde artış olur. Bu durum bir süre sonra bel ağrılarına yol açabilir. Evdeki çalışma ortamınızı uygun şartlarda düzenlemek omurga problemlerinin önüne geçmenizi sağlar. Oturma süresinin kısıtlanması da çok önemlidir; bu nedenle maksimum oturma süresi 45 dakika olmalıdır. Otuz dakikada bir küçük molalar vermeniz ve saatte bir ayağa kalkarak esneme hareketleri yapmanız omurga sağlığınızı korumanızı sağlar.

Oturma Pozisyonuna Dikkat Edin

Otururken uzun süre bacak bacak üstüne atmak veya dizlerinizi altınıza toplamak yanlış pozisyonlardır ve diz ağrılarını tetiklerler. Alçak bir sandalyede oturmak ise kalça ağrılarını artırır. Her iki ayağınız yere eşit olarak temas etmelidir. Ayrıca ev ortamında çalışırken; yerde, yatakta veya koltukta değil; mutlaka masada ve uygun bir çalışma sandalyesinde oturarak çalışmalısınız. Aksi halde tüm omurga, kötü yük dağılımının etkisiyle daha çok ağrıyacaktır.

Ekrana Başınızı Eğerek Bakmayın

Başın öne doğru eğik duruşu uzun süre masa başında çalışanlarda çok sık görülen bir duruş bozukluğudur. Başın öne doğru eğik tutulması boyun omurlarına binen yükü artırır. Cep telefonu veya tabletinize bakarken başınızı uzun süre 30 derecelik bir açıyla öne eğmeniz başınızın 3-4 katı miktarda yükü omurgamıza bindirir. Bu da diskte bozulmayı başlatır, zamanla sertleşmeye, su kaybına, yırtılma ve fıtıklara kadar giden bir sürece neden olur. Sağlıklı bir duruş için monitörünüzü gözünüzden 50-75 santim uzakta olacak şekilde yerleştirmelisiniz; bilgisayar ekranının orta noktası ise mutlaka göz hizasının hafif aşağısında olmalı. Çift monitör kullanıyorsanız her ikisinin görsel olarak burun hizasında bir araya gelmesi için onları yan yana yerleştirmelisiniz.

Ergonomik Bir Çalışma Sandalyesi Edinin

Çalışma sandalyesinin ergonomik olması, en az kürek kemiklerine kadar uzanması, arkalığının bel kavisini sarması ve hafif arkaya eğimli olması gerekiyor. Sandalyede veya koltukta otururken, bel boşluğunuz sandalyenin arkasına temas etmelidir. Eğer temas etmiyorsa bel boşluğunun küçük bir yastıkla destekleyerek omurga kökenli kas ağrılarının veya bel ağrılarının önlenmesini sağlayabilirsiniz. Çok alçak sandalyede çalışmak dizin ön kısmında ağrılı bir soruna, ayakların yere temas etmediği yükseklikteki sandalye ise omurga nedenli ağrılara yol açabilir. İdeal sandalye yüksekliğini kabaca, her iki elinizi bacaklarınızın altına yerleştirdiğinizde ayaklarınızın yere düz bir şekilde hafifçe değmesi ile belirleyebilirsiniz.

Ani Hareketlerden Kaçının

Uzun süre oturarak masa başı işi yapan kişiler, çalışmaya başlamadan önce ihtiyaç duydukları bütün malzemeleri kolay erişebilecekleri yerlere koymalı. Yerden bir şey almanız, yukarı doğru aniden uzanmanız veya aradığınız malzemelere ulaşmak için dönme hareketi yapmanız, şiddetli kas kasılmalarına veya bel fıtığına yol açabilir.

Dirseklerinizi Doğru Yerleştirin

Klavyeyi kullanırken ergonomi kurallarına dikkat etmelisiniz. Dirseklerin çok bükülü veya çok açık olmamalı; ön kolunuz yere paralel kalmalı ve elleriniz de yukarı doğru çok açılmamalı. Ayrıca omurga; özellikle omuzlar ve kollar gevşek halde olmalıdır. Bunları sağlamayan çalışma koşulları; dirsek ve el bileklerde sinir sıkışması, sırt ile boyun ağrıları gibi sorunlara yol açabilir. Dirseğin sert zeminlere dayanmaması ve kolların bükülü pozisyonda uzun süre durmaması gerektiğini de unutmayın.

Cep Telefonuyla Konuşurken Kulaklık ya da Hoparlör Kullanın

Günümüzde ekranlara uzun süre bakan veya telefonunu kulağı ile omuz arasında sıkıştırarak uzun süre konuşan kişilerde “text neck” denen yeni bir problem ortaya çıktı. Baş düz olduğunda bile yerçekimi boyuna kuvvet uyguluyor, boyun ne kadar eğilirse uygulanan kuvvet de o kadar artıyor. Boyun omuzlardan daha ilerideyse “text neck” sorunuyla karşılaşma riski yükseliyor. Bu nedenle özellikle de bilgisayar başında telefonla konuşurken ya hoparlörü açmalı ya da onu kulaklıkla kullanmalısınız.

Yatış Pozisyonuna Dikkat Edin

Ayakta ya da otururken duruşumuza dikkat etsek de yatarken aynı özeni göstermeyebiliyoruz. Oysa özellikle uzun uyku saatleri boyunca yatış pozisyonumuzun doğru olması, güne enerjik başlamamızı sağlıyor. Yatarken vücudunuzun fizyolojik kıvrımlarını koruyarak yatmalısınız; yatağınız sert ve düz olmalı, vücut ağırlığıyla yaylanmamalı. Yastığınız çok alçak veya çok yüksek değil, boyundaki çukurluğu destekleyecek şekilde olmalı. Çok yumuşak ya da çok sert ve yüksek yastıklardan kaçınmalısınız. Sırtüstü yatarken dizlerinizin altına hafif yükseklik yerleştirilebilir, yan yatarken de dizinizi hafifçe kırarak bacaklarınızın arasına bir yastık yerleştirebilirsiniz.

Beslenmenize Özen Gösterin

Kilo almak da omurga sağlığınızı tehlikeye atabilir. Hareket azalmasına bağlı kas zayıflıkları ve daha az kalori harcama metabolizma hızının düşmesine sebep olarak kilo almanızı kolaylaştırabilir. Çalışırken masanızda abur cubur yerine su bulundurmayı tercih etmelisiniz. Ayrıca hamur işi gıdalar, işlenmiş ve aşırı tuz bulunduran besinlerin tüketiminden de kaçınmalısınız. Omurganızın ve tüm vücudunuzun sağlığı için günde 2-3 litre su tüketmelisiniz.

Düzenli Egzersiz Yapın

Hangi yaşta olursanız olun, kas ve kemik sağlığımız için her gün belirli bir miktarda, düzenli aktiviteniz olmalı. Çünkü en etkin tedavi yönteminin problemin oluşmasını engellemek olduğunu unutmamak gerekir. Uygun ekipmanla yaptığınız, hafif ve orta şiddetli egzersizler bağışıklık sisteminizi güçlendirdiği gibi, kaygı düzeyinizi de azaltır. Hareketsiz bir yaşamdan kaçınmak için günde en az yarım saat mutlaka egzersiz ya da yürüyüş yapmayı ihmal etmelisiniz.

Japonya Geleceğin Futuristik Akıllı Şehrini İnşa Ediyor

İlk aşamada deneysel olarak kurulacak olan akıllı şehir yeni teknolojilerin test edileceği yaşayan bir laboratuvar olacak.
– Bu yeni teknolojiler arasında hidrojen yakıt hücreleri ile çalışan ve kendi kendine gidebilen full otonom araçlar.
– Evlerin çatılarında mevcut güneşten faydalanabilmek adına solar paneller yer alacak.
– Yayalar, otonom araçlar ve bisiklet ile scooter olmak üzere her birisi için ayrı ayrı 3 adet yol bulunacak.
– Şehirde bulunacak olan evler ağaçtan yapılacak ve böylece büyük oranda karbon salınımının önüne geçilecek.
– Yaşam alanlarında bulunan çeşitli sensörler insan sağlığını sürekli takip edecek ve günlük yaşamda robotik teknolojiler daha çok kullanılacak şekilde tasarlanacak.
– 360 Vatandaş ile aileleri ve geliştirici tasarımcılar ilk 5 yıl içerisinde akıllı şehire taşınması planlanıyor. Sonuçta şehir 2000 kişiye ev sahipliği yapacak.

İklim krizi: Nasıl çevre dostu olabilirsiniz?

Son zamanlarda iklim krizi ile ilgili pek çok tartışma var. Veriler, insan etkinliğinden kaynaklı olarak küresel çapta sıcaklığın çevre açısından sürdürülemez derecede arttığını gösteriyor.

Birleşmiş Milletler tarafından 50 ülkeden 1,2 milyon kişiyle yapılan bir anket, katılanların üçte ikisinin iklim krizini küresel çapta acil bir sorun olarak gördüğünü ortaya koydu

BM anketi: 50 ülkede nüfusun üçte ikisi iklim değişikliğini acil sorun olarak görüyor

Peki, bu konuda bir fark yaratmak için kişisel düzeyde neler yapılabilir? BBC’nin Newsbeat programı, blog yazarlarından çevre dostu olmak için öneriler istedi. İlk olarak yapılması gereken, alışveriş torbanızı evde unuttuğunuzda kendinizi kahretmemek.

Blogger Shia Su, “Mükemmel olma zorunluluğu hiçbir zaman hissetmedim” diyor ve ekliyor:

“Atığımı sıfıra indirme niyetim hiç olmadı. Bu konuda okumalar yaptım ve bana aptalca geldi ve gerçekçi görünmedi.”

Shia Su, bir gün kahve dükkanına kendi kabını götürmeye karar verdi ve her şey böyle başladı. Acaba Shia, bu noktadan bütün yıl boyunca ürettiği atığı 1 litrelik bir kavanoza sığdıracak noktaya nasıl geldi?

“Ne yapabiliyorsanız yapın, bir süre sonra alışkanlık olacak” diyor Shia, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Normal olarak, evden ayrılırken telefonunuzu, cüzdanınızı, anahtarlarınızı alırsınız.

“Bir süre sonra suluğunuzu ve yemek kabınızı alıyorsunuz, artık gitmeye hazırsınız. Bu bir alışkanlığa dönüşecek.”

Konuştuğumuz bloggerların hemen hemen hepsinin katıldığı ikinci önerisi şu ki, iyi niyetinizi iyi alışkanlıklara çevirin.

Üçüncü olarak bütün bloggerların paylaşımı şu: Minimalist yaşam tarzı – daha az tüketim.

Shia, “Sürdürülebilir bir yaşam tarzı takip etmek genel olarak daha az tüketim anlamına geliyor. Yeni bir kıyafeti ancak başka birinin yerine ihtiyaç duyduğumda alıyorum” diyor. Bunun göründüğü kadar zor olmadığını söylüyor:

“Pek çok şey eskiden yapılıyordu – sadece onlara geri dönüyoruz.

“Büyükanne ve büyükbabalarınıza sorun, size nasıl atık üretmeyeceğiniz konusunda çok fazla şey öğretebilirler.

“Bence burnumu silmek için kağıt mendil yerine kumaş mendil çıkardığımda bu onları güldürüyor.”

Başka neler yapabiliriz?
Moda

Vintage alın: Vintage ve ikinci el kıyafet satın alın. Bunu internet siteleri üzerinden de yapabilirsiniz.

Daha az satın alın: Becerebiliyorsanız, hiç alışveriş yapmamak gerçekten en iyisi. Halihazırda sahip olduğunuz şeylerin tadını çıkarın. Çok söylenen bir laf vardır: “Sevilen kıyafetler uzun dayanır.”

Çevre dostu kumaşlar kullanın: Daha doğal kumaşlar tercih edin – polyester yerine pamuk gibi. Onları giydiğinizde çok daha iyi hissettirmekle kalmıyorlar – yıkandıklarında suya ve deniz yaşamına karışarak zarar veren mikroelyaf gibi şeyler içermiyorlar.

Dikiş öğrenin: Bir deliği elinizle dikmeyi öğrenmek çok büyük bir çaba gerektirmiyor. Çok fazla yırtılmaya başlayan yırtık bir kotunuz varsa, onu kesip şort olarak kullanabilirsiniz.

Yemek

Sebze ağırlıklı beslenin: Büyük bir değişim yaratmak için herkesin vegan olması gerektiğini düşünmüyorum. İnsanların çoğu için daha gerçekçi olan şey, et tüketimini haftada birkaç sefere indirmek.

Mümkün olduğunca yerel besin tüketin: İhraç ürünler tüketmek yerine, yerel pazarınızdan alışveriş yapıyorsanız, Evren’e daha nazik davranmaya eğilimli tarımı da desteklemiş oluyorsunuz.

Mümkün oldukça mevsiminde yiyin: Eğer İngiltere’de mevsiminde olmadığı halde domates yiyorsanız, mevsimi taklit edebilmek için aşırı derecede fazla kaynak tüketen devasa bir serada yetiştirildiğini biliyorsunuz. Domatesleri mevsimi dışında yetiştirebilmek için çok büyük oranda ısı enerjisi kullanıyorsunuz.

Paketleri de düşünün: Paketlenmemiş ürünleri satın alabileceğiniz sıfır-atık dükkanlar var. Ancak süpermarkete gidip, paketlenmemiş meyve ve sebzeleri seçerek de, ya da plastik yerine çoğunlukla geri dönüşüm ürünü olan karton ve teneke kutu alarak da daha iyi seçimler yapabilirsiniz.

Güzellik

Yüz makyajı temizleme mendillerinden kurtulun: Günün sonunda makyajınızı çıkarmak için babaannenizin banyosunda kullandığı gibi iyi bir elbezi ve yağ bazlı temizleyici kullanın. Bebeğiniz varsa ve onun için elinizin altında olmasına ihtiyaç duyuyorsanız, doğada çözünür ıslak mendiller bulabilirsiniz.

Paketsiz olanları satın alın: Şampuan, saç kremi ve vücut sabunları alabilirsiniz. Biraz daha fazla paraya mal olabilirler ama daha dayanıklılar. Bu nedenle kullanılma oranına bakıldığında maaliyet çok daha az.

Regl döneminde kullandığınız ürünleri gözden geçirin: Tamponlar ya da pedler tek sefer kullanımlık ürünler. Yapabileceğiniz büyük değişiklik, tüm kanı yakalayan silikon bir kap olan ve tekrar tekrar kullanılabilen adet kabı kullanmak.

Büyük markalar da çevre dostu olabilir: Pek çok büyük güzellik markası da vegan çevre hareketinden ilham alıyor. Bu değişimleri görmek harika. Biraz uzun sürdü ama sonunda bu tür ürünlerde gelecek olduğunu gördüler.

Seyahat

Seyahatiniz hakkında düşünün: Avrupa’da çok şanslıyız – Mümkün oldukça tren kullanmaya çalışıyorum. Daha az uçağa binmenin daha iyi olacağının farkındayım.

Valizi akıllıca hazırlayın: Yakın bir zamanda ikinci el bir valiz aldım çünkü halihazırda yapılmıştı ve daha ucuzdu. Mümkün oldukça yanıma daha az şey almaya çalışıyorum, örneğin bakım ürünlerimi katı sabun ve şampuan ile paslanmaz çelik jilet ve dişfırçasıyla sınırladım. Başka bir ülkede bu kadar fazla plastik çöp bırakmak istemiyorum.

Nerede yiyeceğinizi planlayın: Öncesinde araştırma yapıyorum. Yemeğe çok düşkünüm, bu yüzden günlük yaşamımda büyük bir yer kaplıyor. Diğer bir nedeni de ne kadar atık ürettiğini ya da gübreleyip gübrelemediğini düşünen restoranları desteklemek istiyorum.

Yerellerden öğrenin: Yeni bir şehre gittiğimde bisiklet kiralayıp, yeni yerler keşfetmeye bayılıyorum. En iyi yerleri insanlarla konuşarak ve gizli saklı cevherleri keşfederek buluyorsunuz.

Haber: BBCTürkçe (İklim krizi: Nasıl çevre dostu olabilirsiniz? – BBC News Türkçe)

Minimalizm Nedir ve Nasıl Minimalist Olunur? (Minimalist Yaşam Felsefesi)

Minimalizm Nedir ve Nasıl Minimalist Olunur? (Minimalist Yaşam Felsefesi)

Çantamızdan evimize, düşüncelerimizden giyimimize, çalışma alanlarımızdan bilgisayarımızın dosya düzenine kadar hayatı sade yaşamak, minimalizm. Türkçe kelime karşılığı “sadecilik” olan ve son dönemde popülerleşen yaşam tarzı olan minimalizm nedir? Hayatın her anında nasıl uygulanır? İnsan için ne tür faydaları vardır?

Bu ve benzer birçok sorunun cevabını nispeten cevaplamak için bu yazıyı örneklerle açıklayarak yazmak istedim.

İnsanların sadeciliğe karşı savunduğu ve oldukça yanlış olan bir görüş var. Bu yaşam tarzını yanlış anlayan kişiler genelde; ama ben hayatı “basit” şekilde yaşayamam ki gibi yanlış bir önerme yaparlar. Sadecilik ya da minimalizm hayatı basit yaşama anlamına gelmez aksine sahip olduğumuz şeyleri nicelik olarak arttırmak yerine nitelik olarak arttırmayı hedefler yani hayatımızı tam anlamda “sade” yaşamaya yönlendirir. “Az ama öz” (Less is more) sloganına sahip olan sadecilik aslında en doğru şekilde bu söz ile anlamlandırılmış.

Sahip olduğun şeyler işine yarıyor mu? Yoksa yaramıyor mu? Bu sorunun cevabı hayatı sade yaşamak isteyenler için altın soru değerinde. İşimize yaramayan şeyleri (şey sözcüğü hem maddi hem de manevi anlamda kullanılmıştır) satın almanın veya elde tutmanın bir manası yok öncelikle bunu benimsememiz gerekiyor. Ve tabi hayatı sade yaşarken düzenli yaşamakta önemli yoksa yine karışık bir ortamın yaratacağı stres ve yorgunluk sizi bu yoldan geri çevirecektir.

Minimalizm Nedir? Hayatı Nasıl Minimalist Yaşarız?

Sadeciliğin ana sloganı olan “Az ama öz!” sloganını asla unutmamak gerekiyor, bir numaralı kuralımız bu. Hayatımızda yer alan her ŞEYin bir amacı olmalı. Basit birkaç adımla hayatımızı daha sade yaşamaya çalışabiliriz.

İhtiyacın olmayan şeylerin bir listesini yap: Sade yaşama geçişin bir numaralı maddesi, gereksiz her şeyden kurtul. Giysilerinin bulunduğu yeri açıp kontrol etmeye ne dersin? Veya eşya dolabının içinde ne olduğunu hatırlıyor musun? Markette gördüğün kesin işime yarar dediğin ve hiç kullanmadığın o mutfak aletlerinden veya ev süslerinden hiç bahsetmiyorum. Haydi işe koyulma zamanı, gereksiz şeyleri bir kenara ayırıp hepsini bir listeye kaydedin. Bu şeyleri bir şekilde değerlendirin, birisine bağışlayabilirsiniz veya satılabilecek bir şeyse satabilirsiniz.

Hayatını düzenli yaşa: Düzen sade yaşamın önemli anlarından birisidir eğer hayatı düzensiz yaşıyorsanız çok ciddi kayıplarınız var demektir. Öncelikle uyku ve uyanma saatlerinize dikkat edin, bütün gün uyumanın kime ne faydası var? En önemlisi bütün gün uyuyunca kemiklerinizin hepsi kırılmış gibi hissetmiyor musunuz? Peki ya yemek saatleri, onlar ne durumda? Yoksa sizde mi kahvaltı yapmayanlardansınız? Tabi hayatı bir askeri birlik gibi yaşamanın da bir manası yok, düzene sokun dediysek kendinizi sınırlandırmayın yahu!

Hayatı tam anlamıyla sade yaşa¹:

Yiyecekler ve içecekler: Yediğiniz yemeklerin saatine dikkat ettiniz peki ya yediklerinize dikkat ettiniz mi? Sürekli yağlı, şekerli veya tuzlu yemek tüketenlerden olmamaya ne dersiniz? Yeri gelmişken bende o pis içecek kolalara laf atayım evet kabul ediyorum bende zamanında çok fazla tükettim, zararın neresinden dönersek kardır, uzun zamandır fazla tüketmemeye hatta neredeyse hiç tüketmemeye karar verdim. İlerleyen zamanlarda unutmazsam kolanın zararlarından detaylı bir şekilde bahsedebilirim. Asitli bir şey istiyorsanız abartmamak kaydıyla şekersiz maden suyu tüketmeyi deneyebilirsiniz. “Minimalizm nedir?” sorusunu aklınıza her zaman getirin, unutmayın hayatın her alanında minimalist oluyorduk.

Haddinden fazla şeker! Çayı ve kahveyi fazla tüketen birisi değilim, tükettiğimde ise çocukluğumdan beri şekersiz tüketirim. Sizde en basit şekilde böyle başlayabilirsiniz, şekersiz içmek zor geliyorsa şeker miktarını azaltmayı deneyin. Canınız çikolata çektiğinde hemen markete gidip çikolataya sarılmayın. Çikolata yerine biraz kuruyemiş belki biraz bal yemeyi deneyebilirsiniz. Canınız çok fazla mı çikolata çekti? Nadirde olsa gidip şeker miktarı düşük kaliteli çikolatalar almayı deneyin.

Arkadaş ilişkileri ve konuşmalar: Hayatı tam anlamıyla sade yaşayın derken kastettiğim tam olarak buydu. Eğer benim gibi çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ediyor ve gerekmedikçe konuşmuyorsanız bu zorlu adımı çoktan başarmışsınız demektir. Evet “gerekmiyorsa konuşma”. Hem unutma kötü bir konuşmacı olmaktansa iyi bir dinleyici olmak sana daha çok şey kazandırır.

Kıyafetler: Sade yaşam ile ilgili yazılarda kıyafet bölümüne gelindiğinde refere edilen ilk isim genelde Steve Jobs olur. Kıyafetlerinde benimsediği sade tarz yıllar içinde değişen onca şeye rağmen değişmedi. Sürekli aynı kıyafet giydiği için onu belki eleştirenler olmuştur fakat bu eleştiriler kimin umrunda? O yine de çok başarılı bir CEO olmayı başardı ve ölümünden sonra bile adından sıkça söz ettirmeye devam etti, ediyor. Sizde hep aynı kıyafetler giymek zorunda değilsiniz belki ama belli bir sade tarz benimseyerek bir “kapsül gardırop” yapabilirsiniz belki, ne dersiniz?

Zaman zaman, evinizdeki kalabalıktan ve düzensizlikten içiniz daralıyor olabilir. Bunun sebebinin aslında ihtiyacınız olmayan eşyalarınız, aksesuarlarınız, evinizin kalabalık bir dekorasyona sahip olması oldukça yüksek bir ihtimaldir. Oysa ki evinizde daha az eşya bulundurarak daha sade ve daha huzurlu bir yaşam sürebilirsiniz.

Modern yaşam, bireyleri alışveriş yapmaya ve aslında çok da ihtiyaçları olmayan eşyalar almaya yönlendirir. İndirimde olduğu için, ucuz olduğu için satın aldığınız eşyalar bir noktadan sonra evinizin fazla dolu olmasına, eşyalarınız yüzünden sizin için yaşayacak yer kalmamasına sebep olabilir. Bu durumdan sakınmak için hem alışveriş yaparken daha dikkatli olmalı ve bir şey satın almadan önce iki kez düşünmeli hem de var olan eşyalarınızı iyi bir şekilde değerlendirerek evinizi akılcı bir şekilde dekore etmelisiniz. Daha ferah ve huzurlu bir ev düzeni kurmak için aşağıdaki önerilerimizi değerlendirebilirsiniz.

Minimal Dekorasyonu Tercih Edin

Evinizde sade ve minimal mobilyaları tercih ederek yaşam alanlarınızı genişletebilirsiniz. Minimal mobilyalar ve sade bir dekorasyon gündelik hayatınızı birçok açıdan kolaylaştıracaktır. İlk olarak az sayıda ve düz kesimli mobilyalar evinizin daha kolay temizlenmesini sağlar. Üstelik eğer taşınacak olursanız da nakliyat işlemleriniz daha kolay ve daha az masraflı olabilir. Eğer küçük çocuklarınız varsa mobilyalarınızın sade ve az olması onlara daha çok alan bırakır. Tüm bu pratik sonuçlar, gündelik yaşamınızın daha sakin ve huzurlu geçmesini sağlar.


Bilinçli Alışveriş Yapın

Evinizde gereksiz bir kalabalık yaratarak huzurlu bir atmosfer yaratmanızı engelleyen eşyaların çoğunu bilinçsiz bir şekilde gerçekleştirdiğiniz alışverişler sonucunda edinirsiniz. İndirim olduğu için satın aldığınız vazodan, aynı renginden birkaç tane aldığınız pantolona kadar her türlü eşyanız evinizi kalabalıklaştırarak huzurunuzu kaçırabilir. Böyle bir durumdan sakınmak için alışveriş yaparken kendinize satın aldığınız eşyaya gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını sorabilir, alışverişe çıkarken bir ihtiyaç listesi yaparak sadece bu listedeki maddeleri satın alarak evinize dönebilirsiniz.

Evdeki Fazlalıkları Değerlendirin

Evinizin her yerine yayılmış olan gereksiz eşyalardan, fazla yer kaplayan mobilyalardan kurtularak yaşam alanınızı sadeleştirebilirsiniz. İlk olarak gerçekten ihtiyacınız olmayan eşyaları belirleyin. Kıyafetlerinizi ve eşyalarınızı ayırırken, son bir yıldır kullanmadığınız her şeyden kurtulmanız gerektiğini unutmayın. Kullanmadığınız eşyalarınızı ikinci el eşya satışı için düzenlenmiş İnternet sitelerinde ya da ikinci el dükkanlarında satarak aile bütçenize katkıda bulunabilirsiniz. Bu eşyaları değerlendirmek için bağış yapmayı da düşünebilirsiniz. Böylece ihtiyaç sahiplerine yardım etmiş olmanın iç huzurunu da yaşarsınız.

Homo Sabiens’ in Yazarı Yuval Noah Harari: Corona Virüs Sonrası Nasıl Bir Dünya Bizi Bekliyor?

İnsanoğlu şimdi küresel bir krizle karşı karşıya. Belki de neslimizin en büyük krizi. İnsanların ve hükümetlerin önümüzdeki birkaç hafta içinde alacağı kararlar muhtemelen önümüzdeki yıllarda dünyayı şekillendirecektir. Sadece sağlık sistemlerimizi değil aynı zamanda ekonomimizi, politikamızı ve kültürümüzü de şekillendirecekler. Hızlı ve kararlı hareket etmeliyiz. Eylemlerimizin uzun vadeli sonuçlarını da hesaba katmalıyız. Alternatifler arasında seçim yaparken, kendimize yalnızca acil tehdidin nasıl üstesinden gelineceğini değil, aynı zamanda fırtına geçtikten sonra nasıl bir dünyada yaşayacağımızı da sormalıyız. Evet, fırtına geçecek, insanlık hayatta kalacak, çoğumuz hala hayatta olacağız – ama farklı bir dünyada yaşayacağız.

Kısa vadeli acil durum önlemlerinin çoğu, hayatın demirbaşı haline gelecektir. Acil durumların doğası budur. Tarihsel süreçleri hızlandırırlar. Normal zamanlarda yıllarca tartışılabilecek kararlar birkaç saat içinde alınır. Olgunlaşmamış ve hatta tehlikeli teknolojiler hizmete giriyor, çünkü hiçbir şey yapmamanın riskleri daha büyük. Bütün ülkeler, büyük ölçekli sosyal deneylerde kobay görevi görüyor. Herkes evden çalıştığında ve yalnızca uzaktan iletişim kurduğunda ne olur? Tüm okullar ve üniversiteler çevrimiçi olduğunda ne olur? Normal zamanlarda hükümetler, işletmeler ve eğitim kurulları bu tür deneyler yapmayı asla kabul etmezler. Ancak bunlar normal zamanlar değil.

Bu kriz zamanında, özellikle önemli iki seçenekle karşı karşıyayız. Birincisi, totaliter gözetim ve yurttaşların güçlendirilmesi arasındadır. İkincisi, milliyetçi izolasyon ve küresel dayanışma arasındadır.

Deri altı gözetim;  Salgını durdurmak için tüm nüfusun belirli kurallara uyması gerekir. Bunu başarmanın iki ana yolu vardır. Birinci yöntem, hükümetin insanları izlemesi ve kuralları çiğneyenleri cezalandırmasıdır. Günümüzde insanlık tarihinde ilk kez teknoloji, herkesi her zaman izlemeyi mümkün kılıyor. Elli yıl önce, KGB 240 milyon Sovyet vatandaşını günde 24 saat takip edemezdi, KGB de toplanan tüm bilgileri etkin bir şekilde işleyemezdi. KGB, insan ajanlara ve analistlere güvendi ve her vatandaşı takip edecek bir insan ajan yerleştiremezdi. Ancak artık hükümetler etten kemikten hortlaklar yerine her yerde bulunan sensörlere ve güçlü algoritmalara güvenebilirler.

Koronavirüs salgınına karşı verdikleri mücadelede birçok hükümet yeni gözetim araçlarını şimdiden kullanmaya başladı. En dikkate değer durum Çin’dir. Çinli yetkililer, insanların akıllı telefonlarını yakından izleyerek, yüz milyonlarca yüz tanıma kameralarını kullanarak ve insanları vücut sıcaklıklarını ve tıbbi durumlarını kontrol etmeye ve bildirmeye zorlayarak, yalnızca şüpheli koronavirüs taşıyıcılarını hızlı bir şekilde tespit etmekle kalmaz, aynı zamanda hareketlerini de takip edebilir ve Temasa geçtikleri kişileri tanımlayabilir. Bir dizi mobil uygulama, vatandaşları enfekte hastalara yakınlıkları konusunda uyarıyor.


Bu tür bir teknoloji Doğu Asya ile sınırlı değil. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, geçtiğimiz günlerde İsrail Güvenlik Ajansı’na normalde teröristlerle koronavirüs hastalarını takip etmek için ayrılan izleme teknolojisini kullanma yetkisi verdi. İlgili parlamento alt komitesi önlemi onaylamayı reddettiğinde, Netanyahu bir “acil durum kararnamesi” ile bunu aştı. Tüm bunlarla ilgili yeni bir şey olmadığını iddia edebilirsiniz. Son yıllarda, hem hükümetler hem de şirketler insanları izlemek, izlemek ve manipüle etmek için her zamankinden daha karmaşık teknolojileri kullanıyorlar. Yine de dikkatli olmazsak, salgın yine de gözetim tarihinde önemli bir dönüm noktası olabilir. Yalnızca şimdiye kadar onları reddeden ülkelerde kitlesel gözetim araçlarının konuşlandırılmasını normalleştirebileceği için değil, daha da önemlisi “deri üzerinden” gözetimden “deri altı” gözetime dramatik bir geçişi ifade ettiği için. Şimdiye kadar, parmağınız akıllı telefonunuzun ekranına dokunduğunda ve bir bağlantıya tıkladığında, hükümet parmağınızın tam olarak neye tıkladığını bilmek istiyordu. Ancak koronavirüs ile ilgi odağı değişiyor. Şimdi hükümet parmağınızın sıcaklığını ve derisinin altındaki tansiyonu bilmek istiyor.

Acil puding; Gözetleme konusunda nerede durduğumuza karar verirken karşılaştığımız sorunlardan biri, hiçbirimizin tam olarak nasıl gözetim altında tutulduğumuzu ve önümüzdeki yılların neler getireceğini bilmememizdir. Gözetim teknolojisi son derece hızlı gelişiyor ve 10 yıl önce bilim kurgu gibi görünen şey bugün eski haber. Bir düşünce deneyi olarak, her vatandaşın vücut ısısını ve kalp atış hızını 24 saat izleyen bir biyometrik bileklik takmasını talep eden varsayımsal bir hükümeti düşünün. Elde edilen veriler istiflenir ve hükümet algoritmaları tarafından analiz edilir. Algoritmalar siz daha siz farkına bile varmadan hasta olduğunuzu bilecek ve ayrıca nerede olduğunuzu ve kiminle tanıştığınızı da bilecekler. Enfeksiyon zincirleri büyük ölçüde kısaltılabilir ve hatta tamamen kesilebilir. Böyle bir sistem, muhtemelen salgını günler içinde kendi yolunda durdurabilir. Harika, değil mi?

Elbette dezavantajı, bunun korkunç yeni bir gözetim sistemine meşruiyet kazandırmasıdır. Örneğin, bir CNN bağlantısı yerine bir Fox News bağlantısını tıkladığımı biliyorsanız, bu size politik görüşlerim ve hatta belki de kişiliğim hakkında bir şeyler öğretebilir. Ama video klibi izlerken vücut ısıma, kan basıncıma ve kalp atış hızıma ne olduğunu izleyebilirseniz, beni neyin güldürdüğünü, beni neyin ağlattığını ve beni gerçekten çok neyin sinirlendirdiğini öğrenebilirsiniz.

Öfke, neşe, can sıkıntısı ve sevginin tıpkı ateş ve öksürük gibi biyolojik olaylar olduğunu hatırlamak çok önemlidir. Öksürükleri tanımlayan aynı teknoloji gülüşleri de tanımlayabilir. Şirketler ve hükümetler biyometrik verilerimizi toplu halde toplamaya başlarlarsa, bizi kendimizi bildiğimizden çok daha iyi tanıyabilirler ve o zaman sadece duygularımızı tahmin etmekle kalmaz, aynı zamanda duygularımızı da manipüle edebilir ve bize istedikleri her şeyi satabilirler – ürün veya bir politikacı. Biyometrik izleme, Cambridge Analytica’nın veri hackleme taktiklerini Taş Devri’nden kalma bir şeye benzeyecekti. Her vatandaşın günde 24 saat biyometrik bileklik takması gereken 2030’da Kuzey Kore’yi hayal edin. Büyük Lider’in bir konuşmasını dinlerseniz ve bileklik öfkenin anlatı işaretlerini alırsa, işiniz bitmiş demektir.

Elbette, olağanüstü hal sırasında alınan geçici bir önlem olarak biyometrik gözetim için davayı açabilirsiniz. Acil durum biter bitmez kaybolur. Ancak, özellikle ufukta her zaman yeni bir acil durum gizlendiği için, geçici tedbirlerin uzun süreli acil durumları geride bırakma gibi kötü bir alışkanlığı vardır. Örneğin, anavatan İsrail olan İsrail, 1948 Bağımsızlık Savaşı sırasında olağanüstü hal ilan etti; bu, basın sansürü ve toprağa el koymadan puding yapmak için özel düzenlemelere kadar bir dizi geçici önlemi haklı çıkardı (şaka yapmıyorum). Kurtuluş Savaşı uzun zamandır kazanıldı, ancak İsrail hiçbir zaman olağanüstü hal ilan etmedi ve 1948’in “geçici” önlemlerinin çoğunu kaldırmayı başaramadı (olağanüstü hal puding kararı 2011’de merhametle kaldırıldı).

Koronavirüsten enfeksiyonlar sıfıra düştüğünde bile, bazı verilere aç hükümetler, ikinci bir koronavirüs dalgasından korktukları için veya Orta Afrika’da gelişen yeni bir Ebola türü olduğu için biyometrik gözetim sistemlerini yerinde tutmaları gerektiğini iddia edebilirler. Çünkü . . . kaptın bu işi. Son yıllarda mahremiyetimiz konusunda büyük bir savaş sürüyor. Koronavirüs krizi savaşın devrilme noktası olabilir. İnsanlara mahremiyet ve sağlık arasında bir seçim yapıldığında, genellikle sağlığı seçeceklerdir.

Sabun polisi;

İnsanlardan mahremiyet ve sağlık arasında seçim yapmalarını istemek, aslında sorunun kaynağıdır. Çünkü bu yanlış bir seçimdir. Hem mahremiyet hem de sağlıktan zevk alabiliriz ve yararlanmalıyız. Totaliter gözetim rejimleri oluşturarak değil, vatandaşları güçlendirerek sağlığımızı korumayı ve koronavirüs salgınını durdurmayı seçebiliriz. Son haftalarda, koronavirüs salgınını kontrol altına almaya yönelik en başarılı çabalardan bazıları Güney Kore, Tayvan ve Singapur tarafından düzenlendi. Bu ülkeler izleme uygulamalarını bir miktar kullanmış olsalar da, kapsamlı testlere, dürüst raporlamaya ve iyi bilgilendirilmiş bir halkın istekli işbirliğine çok daha fazla güvenmişlerdir.

İnsanların yararlı yönergelere uymasını sağlamanın tek yolu merkezi izleme ve sert cezalar değildir. İnsanlara bilimsel gerçekler söylendiğinde ve insanlar bu gerçekleri söylemeleri için kamu otoritelerine güvendiklerinde, vatandaşlar omuzlarından bir Ağabey olmadan bile doğru olanı yapabilirler. Kendi kendini motive eden ve bilgili bir nüfus, genellikle denetlenen ve cahil bir nüfustan çok daha güçlü ve etkilidir.

Örneğin ellerinizi sabunla yıkamayı düşünün. Bu, insan hijyeninde şimdiye kadarki en büyük gelişmelerden biri oldu. Bu basit eylem, her yıl milyonlarca hayat kurtarıyor. Biz bunu doğal kabul etmemize rağmen, bilim adamları ellerini sabunla yıkamanın önemini ancak 19. yüzyılda keşfettiler. Daha önce, doktorlar ve hemşireler bile bir ameliyattan diğerine ellerini yıkamadan geçerlerdi. Bugün milyarlarca insan sabun polisinden korktukları için değil, gerçekleri anladıkları için her gün ellerini yıkıyor. Ellerimi sabunla yıkarım çünkü virüs ve bakteri duydum, bu minik organizmaların hastalıklara neden olduğunu anlıyorum ve sabunun onları giderebileceğini biliyorum.

Ancak böylesine bir uyum ve işbirliği seviyesine ulaşmak için güvene ihtiyacınız var. İnsanların bilime, kamu otoritelerine ve medyaya güvenmeye ihtiyacı var. Son birkaç yıldır sorumsuz politikacılar kasıtlı olarak bilime, kamu otoritelerine ve medyaya olan güveni baltaladılar. Şimdi aynı sorumsuz politikacılar, doğru şeyi yapmak için halka güvenemeyeceğinizi savunarak otoriterliğe giden yüksek yolu seçmeye cazip gelebilir.

Normalde, yıllardır aşınmış olan güven bir gecede yeniden inşa edilemez. Ancak bunlar normal zamanlar değil. Kriz anında zihinler de hızla değişebilir. Kardeşlerinizle yıllarca acı tartışmalar yaşayabilirsiniz, ancak bir acil durum ortaya çıktığında, aniden gizli bir güven ve dostluk rezervuarı keşfedersiniz ve birbirinize yardım etmek için acele edersiniz. Bir gözetim rejimi kurmak yerine, insanların bilime, kamu otoritelerine ve medyaya olan güvenini yeniden inşa etmek için çok geç değil. Kesinlikle yeni teknolojileri de kullanmalıyız, ancak bu teknolojiler vatandaşları güçlendirmelidir. Vücut ısımı ve kan basıncımı izlemekten yanayım, ancak bu veriler çok güçlü bir hükümet oluşturmak için kullanılmamalıdır. Aksine, bu veriler daha bilinçli kişisel seçimler yapmama ve hükümeti kararlarından sorumlu tutmamı sağlamalıdır.

Günde 24 saat kendi tıbbi durumumu takip edebilseydim, yalnızca başkaları için sağlık tehlikesi oluşturup oluşturmadığımı değil, aynı zamanda hangi alışkanlıkların sağlığıma katkıda bulunduğunu da öğrenirdim. Koronavirüsün yayılmasına ilişkin güvenilir istatistiklere erişip bunları analiz edebilseydim, hükümetin bana doğruyu söyleyip söylemediğini ve salgınla mücadele için doğru politikaları benimseyip benimsemediğini yargılayabilirdim. İnsanlar gözetlemeden bahsettiklerinde, aynı gözetim teknolojisinin genellikle yalnızca hükümetler tarafından bireyleri izlemek için değil, aynı zamanda hükümetleri izlemek için bireyler tarafından da kullanılabileceğini unutmayın.

The coronavirus epidemic is thus a major test of citizenship. In the days ahead, each one of us should choose to trust scientific data and healthcare experts over unfounded conspiracy theories and self-serving politicians. If we fail to make the right choice, we might find ourselves signing away our most precious freedoms, thinking that this is the only way to safeguard our health.

Küresel bir plana ihtiyacımız var;

Karşılaştığımız ikinci önemli seçim, milliyetçi izolasyon ve küresel dayanışma arasındadır. Hem salgının kendisi hem de ortaya çıkan ekonomik kriz küresel sorunlardır. Etkili bir şekilde ancak küresel işbirliği ile çözülebilirler. Her şeyden önce, virüsü yenmek için küresel olarak bilgi paylaşmamız gerekiyor.

İnsanların virüslere göre en büyük avantajı budur. Çin’deki bir koronavirüs ve ABD’deki bir koronavirüs, insanlara nasıl bulaşacağı konusunda ipucu veremez. Ancak Çin, ABD’ye koronavirüs ve bununla nasıl başa çıkılacağı hakkında birçok değerli ders verebilir. Bir İtalyan doktorun sabahın erken saatlerinde Milano’da keşfettiği şey, akşam saatlerinde Tahran’da hayat kurtarabilir. Birleşik Krallık hükümeti birkaç politika arasında tereddüt ettiğinde, bir ay önce benzer bir ikilemle karşılaşmış olan Korelilerden tavsiye alabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için küresel bir işbirliği ve güven ruhuna ihtiyacımız var.

“Önümüzdeki günlerde, her birimiz temelsiz komplo teorileri ve kendi kendine hizmet eden politikacılara inanmak yerine bilimsel verilere ve sağlık uzmanlarına güvenmeyi seçmeliyiz.”

Ülkeler, bilgileri açık bir şekilde paylaşmaya istekli olmalı ve alçakgönüllülükle tavsiye aramalı ve aldıkları verilere ve içgörülere güvenebilmelidir. Ayrıca tıbbi ekipman, özellikle test kitleri ve solunum makineleri üretmek ve dağıtmak için küresel bir çabaya ihtiyacımız var. Her ülke bunu yerel olarak yapmaya çalışmak ve alabildiği her türlü ekipmanı istiflemek yerine, koordineli bir küresel çaba, üretimi büyük ölçüde hızlandırabilir ve hayat kurtaran ekipmanın daha adil bir şekilde dağıtılmasını sağlayabilir. Bir savaş sırasında ülkelerin kilit endüstrileri kamulaştırması gibi, koronavirüse karşı insan savaşı da önemli üretim hatlarını “insanileştirmemizi” gerektirebilir. Az sayıda koronavirüs vakası olan zengin bir ülke, birçok vakayla birlikte daha fakir bir ülkeye değerli ekipman göndermeye istekli olmalı ve daha sonra yardıma ihtiyacı olursa ve gerektiğinde diğer ülkelerin yardımına geleceğine güvenmelidir.

Tıbbi personeli bir havuzda toplamak için benzer bir küresel çabayı düşünebiliriz. Şu anda daha az etkilenen ülkeler, hem ihtiyaç duydukları saatte onlara yardım etmek hem de değerli deneyimler kazanmak için dünyanın en kötü etkilenen bölgelerine sağlık personeli gönderebilir. Daha sonra salgın değişimlerin odağına gelirse, yardım ters yönde akmaya başlayabilir.

Ekonomik cephede de küresel işbirliğine hayati bir ihtiyaç var. Ekonominin ve tedarik zincirlerinin küresel niteliği göz önüne alındığında, her hükümet diğerlerini tamamen göz ardı ederek kendi işini yaparsa, sonuç kaos ve derinleşen bir kriz olacaktır. Küresel bir eylem planına ihtiyacımız var ve buna hızlı ihtiyacımız var.

Diğer bir gereklilik ise seyahat konusunda küresel bir anlaşmaya varmaktır. Tüm uluslararası seyahatleri aylarca askıya almak çok büyük zorluklara neden olacak ve koronavirüse karşı savaşı engelleyecektir. Bilim adamları, doktorlar, gazeteciler, politikacılar, iş adamları gibi en azından bir damla önemli gezginlerin sınırları geçmesine izin vermek için ülkelerin işbirliği yapması gerekiyor. Bu, seyahat edenlerin kendi ülkelerine göre ön taraması konusunda küresel bir anlaşmaya vararak yapılabilir. Bir uçağa yalnızca dikkatlice taranan yolcuların izin verildiğini bilirseniz, onları ülkenize kabul etmeye daha istekli olursunuz.

Ne yazık ki, şu anda ülkeler bunlardan herhangi birini neredeyse hiç yapmıyor. Kolektif bir felç, uluslararası toplumu sardı. Odada yetişkin yok gibi görünüyor. Haftalar önce, küresel liderlerin ortak bir eylem planı oluşturmak için acil bir toplantı yapması beklenirdi. G7 liderleri yalnızca bu hafta bir video konferans düzenlemeyi başardılar ve böyle bir planla sonuçlanmadı.

Önceki küresel krizlerde – 2008 mali krizi ve 2014 Ebola salgını gibi – ABD küresel lider rolünü üstlendi. Ancak mevcut ABD yönetimi liderlik görevinden vazgeçti. İnsanlığın geleceğinden çok Amerika’nın büyüklüğünü önemsediğini açıkça ortaya koydu.

Bu yönetim en yakın müttefiklerini bile terk etti. AB’den tüm seyahatleri yasakladığında, AB’ye önceden haber vermekle yetinmedi – bu sert önlem hakkında AB’ye danışmayı bırakın. Yeni bir Covid-19 aşısının tekel haklarını satın alması için bir Alman ilaç şirketine 1 milyar dolar teklif ettiği iddiasıyla Almanya’yı skandal haline getirdi. Mevcut yönetim nihayetinde yön değiştirip küresel bir eylem planı ortaya koysa bile, çok azı sorumluluk almayan, hataları asla kabul etmeyen ve rutin olarak tüm suçu başkalarına bırakırken tüm övgüyü kendine alan bir lideri takip eder.

ABD’nin bıraktığı boşluk diğer ülkeler tarafından doldurulmazsa, sadece mevcut salgını durdurmak çok daha zor olmakla kalmayacak, aynı zamanda mirası uluslararası ilişkileri yıllarca zehirlemeye devam edecek. Yine de her kriz aynı zamanda bir fırsattır. Mevcut salgının, insanlığın küresel bölünmüşlüğün yarattığı akut tehlikeyi fark etmesine yardımcı olacağını ummalıyız.

İnsanlığın bir seçim yapması gerekiyor. Ayrılık yolunda mı ilerleyeceğiz yoksa küresel dayanışma yolunu mu seçeceğiz? Ayrılığı seçersek, bu sadece krizi uzatmakla kalmayacak, muhtemelen gelecekte daha da kötü felaketlerle sonuçlanacaktır. Küresel dayanışmayı seçersek, sadece koronavirüse karşı değil, 21. yüzyılda insanlığa saldırabilecek gelecekteki tüm salgın hastalıklara ve krizlere karşı bir zafer olacaktır.

Yuval Noah Harari “Sapiens”, “Homo Deus” ve “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” in yazarıdır.

Copyright © Yuval Noah Harari 2020

Boston Dynamics’ten müthiş video: Robot ailesinden dans gösterisi

Boston Dynamics’in robot ailesinden müthiş bir dans videosu geldi. Videoda özellikle insansı robot Atlas’ın müthiş yetenekleri dikkat çekti.

Robotik dünyasının parlayan yıldızı Boston Dynamics, yepyeni bir videoyla yine sahnelere geri döndü. YouTube kanalına sıklıkla yüklenen videolarla her seferinde kısa sürede tüm dünyada gündem haline gelmeyi başaran şirket, şimdi de müthiş bir dans gösterisiyle karşımıza çıktı. 

Yeni videoda Boston Dynamics’in tüm robot ailesi bulunuyor ancak videonun yıldızı kesinlikle Atlas olmuş. Atlas’ın sergilediği dans hareketleri sanki bir CGI filmden fırlamış gibi görünüyor. Boston Dynamics robotikte neden bir numara olduğunu yine en iyi şekilde ortaya koymayı başarmış.

Boston Dynamics bu ayın başlarında tam 1,1 milyar dolar karşılğında Softbank’tan Hyundai’ya satılmıştı. Softbank ise 2017 yılında Boston Dynamics’i 100 milyon dolara Google’dan satın almıştı. Şirket üç yılda değerini 11’e katlamayı başardı.

Günümüz uçak motoru teknolojilerinin olumlu yönlerini harmanlayan motor: Open Rotor

Yakıt verimliliği sayesinde emisyon oranlarını düşürmede ciddi katkılar sağlama potansiyeli bulunan open rotor motorlar, havacılık sektörü için anlamlı bir değişim vadediyor.

Havacılık sektörü, iklim değişikliğine olumsuz anlamda katkı yapan oyuncuların başında gelmekte. Sivil havacılık sektöründe kullanılan yolcu uçaklarının hem yakıt tüketimi hem de emisyon oranları olarak yaptığı olumsuz katkıyı azaltmak adına uzun bir süredir ciddi çalışmalar yapılmakta. Bu çalışmalardan biri de propfan ya da günümüzde tercih edilen adıyla “Open Rotor” motor teknolojisi.

Birbirine zıt yönde dönen iki sıra açık kanatçıklardan oluşan ve bunların da açıkta durmasından dolayı open rotor olarak adlandırılan mimariyi en basit haliyle turboprop ile turbofan motorların bir karışımı olarak ifade etmek mümkün. Hız ve performans anlamında bir turbofan motora, yakıt ekonomisi açısından ise bir turboprop motora benzetebileceğimiz mimari, bu sayede %30’a yakın yakıt tasarrufu vadediyor.

Open rotor motorların ana yapısı, jetle aynı. Jet motoru mantığıyla çalışan sistemde, paller açıkta olduğu için itkinin büyük bir bölümünü oluşturan soğuk hava akışı burada daha yüksek bir oranda ortaya çıkıyor. Bu da çok daha verimli bir motor demek. Pallerin klasik jet motorları gibi nacelle (bir uçağın kanadında bulunan ve motorları ihtiva eden kapalı kısım) içinde değil de dışarıda tutulmasının tek nedeni ise sadece daha yüksek oranda hava akışı sağlamak değil.

Nacelle’den kurtulan motorların önemli bir avantajı da uçağın hafiflemesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu sayede uçağa ilave yük oluşturmadan büyütülme olasılığı bulunan motorlar, çok daha fazla soğuk hava soluyacakları için daha verimli hale gelebiliyor. Zaten tasarım aşamasında bulunan open rotor’lar da mevcut motorların en az iki katı büyüklüğe sahip.

1980’lerden beri geliştirilme aşamasında olan bu motorlar, ne yazık ki halen daha ticari olarak karşımıza çıkamadı. Bu alanda en ciddi yarımlardan birini yapan Fransa merkezli çokuluslu uçak ve roket motoru üreticisi Safran, teknolojinin demo sürümünü 2017 yılında gösterebildi. Şirkete göre ise gerçek dünya ortamında çalışan bir ürünü görmek için henüz zamana ihtiyacımız var.

Open rotor’ların mevcut haliyle hanesine eksi olarak yazılabilecek bir başka husus da bunların sahip olduğu gürültü sorunu. Standart bir turbofan motora kıyasla çok daha sesli çalışan open rotor’lar bu anlamda, mevcut halleriyle yolcu uçakları için çok uygun olmayabilir.

Open rotor teknolojisine ABD’li General Electric ve Pratt&Whitney gibi şirketler de ciddi yatırım yapıyor. Teknolojinin, günümüzde üç boyutlu baskı yöntemlerinin de getirdiği artılarla çok daha hızlı hayata geçirilme ihtimali bulunuyor. Bakalım gelişen teknoloji sayesinde havacılık sektörü, iklim değişikliğine olan olumsuz katkılarını ne kadar sürede ve oranda azaltacak.